pastoral deforme hortlak arzu çatallanma

(Duygulanım‘dan)

şiir ve gerçekliğin arası nasıldır değişik bir gerçeklik ortaya çıkaran kübizmi biliyorum gözetlendiğim müphem bir deneyin içinde miyim onlarca yıl sonra hapishane çıkış kapısında bekleyen miyim farkındalığımla etkileyemez miyim kahve lekeleriyle yapılan resimdi sonbahar tarlaları ve çıplak solgun ayaklarım, yuvarlanıyorum her iki ucunu hayal ettiğim denizi katlayıp gözlerime yerleştirdim tuvallere şiiri ve formülleri yazdım, rüyaydı yanağımda Fontana kesiği kilit altında tutulmuş bedenim gövdemden yükselen kökler damar damar gözü çatlamış uygarlığın çorap söküğünden tutar bağ kurarım mezar odalarına benziyor sıkıştığım yer her yerinde James Ensor maskeleri imgelerle düşünmek miydi Goya’nın eşeği tam ortada mostra Kalmakoff büyüsünde miyim turuncu, mor ayın da 30’u, Godot’u beklemiyorum ağaçlarda kirin nemden aktığı avizeler asılı karşılayan örgü küf kokuları idam ipleriyle ayaklarından asılmış kuşların kesilmişti cıvıltıları ben gelmeden olmuştu bu zincirlenmiş bir yılanla tehlikeli güzergâhta ilerlerken topal seyyah ateşi güçlendirecek defne yaprağı atmakta mezarlıkta saklambaç oynayan cüceler bataklıkta dans eden kötürüm pastoral yas, eğretileme, başkalaşım yuvarlanıyorum, evimin önündeyim çıplak dallarla örülü koridor uzanıyor viran odaları olan labirente dönüşüyor bir anda kafamın içindeki ağımsı labirentte kolaj mı yapıyorum fosil kuyudan çıkan engerekler geceyi basan papağanlar karıncalar her yerde, yüzeyi parçalanmış musallat aynalar göç vakti gelmiş bir söylenti bir uyarı zil her yerin yapış yapış olduğu bir eskiz her tarafı örümcek ağları, nemden oluşan yapışkan kir yanına varınca asılı olduğu yerden bir arada kanat çırpıp kaçan yarasalar Augustinus itirafı: “kendimin peşine düşmeden nereye gidebilirim” yuvarlanıyorum bir geçit burgaçlanan yapraklı bir yol boyu yükselti oluşturan kemik yığını daha kötüsünü beklemek sıradanlaştı gözümde kökleri derine varan ufuk, tekinsiz ufuklar, çıkış nerede dizelerde barınan yıkım alegorisi, kitaplar açık sandık içlerinde enstrüman ve tekerlek üstünde çember davul çalan sanki bir deli dikenli tel hatlar oluşturuyor ve yer yer sökülmüş olan aralıktan doğan anlamı anımsayıp devam ediyorum yurtsuz muydum ki yaşanacak olanların tedirginliği çürüme kokuları, sızılı uyuşma, dehşetli düş labirent onlarca petek gözünden oluşan ağaç kovuğunu andırıyordu labirentin odalarına sıkış tıkış kapatılan deforme insanlar tabelaları üstünde mülteciler, eşcinseller, çocuklar kalıtsal acılarıyla taşkınca yükselen kaçış, bağırışlar, horgörüler filizlenen gölgede ayrıntılar baskın yapan urlar korkuluk etrafında butoh dansıyla kıpırdanır mecalsiz kadınlar solgun çehreler müzikle yayılan tütsü mezar buluşmaları yakarılar, tahtakurulu tabutta sevişenler başı sargılı kâhin, laleler ve kil kırbaçlayan habis karanlık, köklenen çöplük saman sapları ağaç kökleri toplayan deformeler kanlı kili üstlerine sürüyor kurudukça yolunmuş çiçekler beziyorlar küçülmüş elleriyle kireçli yüzleri, yangın gibi yayılan katartik şenliğin sefih sahipleri boğa heykeli etrafında tınıyla dans vebasını anımsıyorum tekinsiz davet, ölüleri taklit eden koleksiyon kesik kafa üzerinde şöyle yazıyordu “sanat dönüştüren hem de hatırlatıcı, doğacağım yeniden” capcanlı duygusuydu bu ve kendini seçmek benlik tozları, fragman ve gölgeler yeniden biçimlendirme; deformasyon deformenin sayıklaması; wabi sabi* kısır deforme oturur vaziyetteki kadın iskeleti içine ölü bebek yerleştiriyor kemik destelerini sırtlayan figürün bakışı çürümüş iplerle sarılı bekleyen bir başka figür salgın hastalığa uğramış deformeler sağlıklı figürlerin başlarını boynuna değin sarıyor yüzlerinin tamamını kapatacak şekilde balçıkla sıvanan figürler kuruyan kısımları çatlıyor imajın gözleri bağlı labirentte tersine bir yolculuk gibi hevesli sapmalar kokmuş iklimde yürüdükçe belirginleşen kirli bir gölet yılan balıkları su yüzeyde ey yaşamı yükselten sanat, direnen ölüm bedenleri boğarcasına ıslak ve paslı bakır tellerle sarılı kadınlar beliriyor örtülü başlarına dikilen mumlarla eridikçe eriyen yaşamları vajinadan akan kanı süslüyor kambur deformeler yüze batırılan gül dikenleri bazısının da yüzüne şiirler yazılıyor aynaya sabitleniyor baştan başa sargılar içinde kefenli çivilenen meme uçları toprağa dikilen eller jilet darbeleriyle oyulup sırta saplanan telekler ürkünç keloid çehrelilerin çaprazında kesilen yüz demeti sergisi, personalar çirkin deformelerin panoya astığı figürleri boğazından çapraz kesilen kadın figürleri saçlarından duvara asılı başı yerinde duran gövdesinden iki eşite ayrılan isimsiz hemen her tarafında çekirgeler ağız dolusu sinek, böcek kuşatan kurbağalar figürlerin ağzından dökülen kırmızı toprak, karınca yuvaları vücutlarda yuvalanan kertenkele sökülmüş göz çukurundan izliyor etrafını ölümün yaratıcılıkla ilgisi nedir yarattığını yaşamak mıdır labirenti yukardan gözetleyen maymunlar, gezinense fareler kafamın içindeki illüstrasyonun bulanıklaşan su birikintisinde miyim yağmurlu kış gecesinde tedirgin tiksinti yorgun argın kasılmalar seğirmeler unutuş tüneli montaj olay aynı bedene dikilen ikinci bir cins kafa başsız ve hadım iki bedense birbiri üstünde ince iplik örümcek ağı tutmuş çukurlar kuru kafalara bal, toplanan saç tellerine dökülmüş oje tahta oturtulan kesik penisler çarmıha gerilmiş vajinalar çamur odalarında memeleri oyulup çıkartılmış figürün balçıkla doldurulan boşlukları yuvalarından deştiği gibi yaprağa sarıyor travesti deforme gören gözleri kimini kanlı fanusta topluyor, kimi kuş yuvasında koparılan dişlerin yeri çivilenmiş çerçeveye alınan dişler geleceğin vaadi çabalar koparılan uzuv ve organlar tavana asılı fanuslarda sergileniyor yaşam nüvesini taşıyan ilikse tüplerde etsiz ceset içine ekilen gülleri seçiyorum, arasında uzanan kadını kırbaçlanıyor etraftaki bronz heykeller sonbahar üstüne serilmiş bekliyor tepe boyunca uzayan merdiven sanki mezar başı taşları unutulan günlerin hatırası üzerinde aralıklarda aç akrepler bağdaşık kaya koruğu kemiren ılık bir şüpheyle tuvalde çürümeye bırakılan beyin, kalp duvara alçılanmış alnı yatay kesik baş, gövdeler dilleri kancalı, saç tutamları havada çanla asılı bazısı yüzü soyulup maskelenmiş dikiş izli yepyeni heykeller yapılmakta darbelenmiş insan etinden parmaklıklarda yakaran kimi yılgın tutsak figürler yüzleri siyah yüzleri beyaz hep bir ağızdan yırtılırcasına açık ağızlar aralanan parmaklık histerik gülüşmeler coşkun itişmeler çıplak koşturmalar kömürü toz haline getiriyor vitiligo deformeler renkli boyalarla, tıraşlı kumral figürler pudralanacak göz ve ağızları parlak ay ışığında maviler yeşiller dağınık kırmızı mağaralar, dağınık dal kırıntıları filizler poz veriyor rütbe alan deforme işaret parmağıyla ileriyi göstererek göz, kulak, dil ve tırnaklardan oluşan nişanlarıyla diğer tarafta mahiyetli ikiz deforme figür kafasından tüylü taçlarını giyiniyorlar koşturuyor tahta bacak korkuluklar, ince nehirde baygın figürler etrafında çalıyor kargış ziller kel deformeler göğüsleri açıktaki kadınların saçlarını yakan kızgın yağla nemlenen yüzü ateşe verip alevleri fotoğraflayan koyu dumanlar, buhar ve kül hemen yanında naylonlanıyor yakılmak üzere figürler kulak deliğinde söndürülen kibrit çöpü performansı çimentoyla sabitlenen başka bir figürün kanlı kabuğu sargı bezleriyle sarılı modelin zift banyosu hasta yatağında bantlanan modelin heykelsi sabitliği kırışık yaşlı deformeler ördüğü iki duvar arasında kıstırmış derisi yüzülmüş genç figürleri acıtarak hayatta olduğunu hisseden cüceler ormanı ateşe vermiş yakılmış isli tapınak çalan keman ağıt sesi lur cansız bedenler bağırsaklarca bulanmış kan, dışkı ağaçlara asılı kesik kollar kesik bacaklar serili halı yüzülmüş deriler, tarla sarmaşığı sıyrılmış kemikler saçılmış; testereler el tırpanları ustura makas bıçaklı muştalar çekiçler kumaş şal parçaları çarşaflar türeyen arsız sarmaşık ve mantarlar ve yosun, ısırgan yuvarlanıyorum başkayı kucaklayan çöldeyim bağrına basıyor başlangıcı ve zambaklar anlatacak sağ biri kalır mı Schönberg’in Varşova’dan kurtulan şarkısı ceset kokuları içinde dağılan savaştan sağ çıkan tablolar tablonun çerçevesinden taşan uzanmış eller tek başına büyüyen mülhem şiir tortusu içinden çıkan tasvir, anlam “kumdan kollarını bize verdin özgürlük” bir benzeri var mı, içimdeki ölümü temizleyecek ne var şimdi sarı yaprakların çengelle tutturulduğu sonbahar yere düşen olgun dutlar gibi dökülüyor yapraksız ağaçta sarkan yağmur damlaları kış savruk taze rüzgâr kaynaşmayan bir istekle gelincik ilkbahar yarıştan kopmuş, ışıkta görünen tozanlar gibi örüyorum zihnimdekini gelişigüzel kendini yeniden oluşturma bilineni gömme toprağın içinde saklanmış taşlar benzeri kazdıkça ortaya çıkan sesle varlığı anlaşılan duygular can acıtan tiz ses duygularımı bırakıyorum, yaşlarımı ayaklarım kanıyor ayaklarım uyuşuyor uyanıyorum kır uykusu uyanıyorum yastayım saykedelik, kanayan cam kırıkları çatlayan yerkabuğundan fışkıran kelebekler rashomon etkisi; yeraltında genişleyen sarmaşık rüyalar duyarlı bir kompozisyon, mülemma kopuş tüneline betimsel bir nefes üfleyerek unutkan bir duyumsayışla yaşıyorum yakındayım, evimin belirsizliğinde çamurlu suyu tülbentten geçirmek gibi zahmetli yoksa kirleterek mi sahip oluyoruz doğa gücenmez ve sarih gecenin ıslaklığı göğün aydınlığıyla kurulanacak şimdi parlayan lirik gün düşlerin kırılgan damarlarından baş üstünde kuş yuvası örüyorum sökülüyor korkunun bahtsız yaprakları geçici uyum kostüm metamorfoz gönenç ölüm yer kırığını dolduran toz içindeki ölüm nirengi şiir en yeninin geçmişle bağıntısı *Kısaca; “Kusurda güzelliği görme, yaşam ve ölüm döngüsünü kabul etme.” olarak tanımlanmaktadır.

İlişkili Kenar Titreşimleri

Masafumi Sakamoto, Sankai Jutu’nun UNETSU – The Egg Stands out of Curiosity göstersinden bir kesit, 2018.

Sankai Juku, UNETSU – The Egg Stands out of Curiosity, 2018.

Lucio Fontana, Concetto spaziale, Attese (Uzamsal Kavram, Beklentiler), 1959.

Lucio Fontana, Concetto spaziale, Attese (Uzamsal Kavram, Beklentiler), 1964.

İlişkili Okuma Notları

Butoh, II. Dünya Savaşı sonrası Japonya’sında, 1950’lerin sonlarında Tatsumi Hijikata ve Kazuo Ohno’nun öncülüğünde ortaya çıkan avangard bir dans ve performans pratiğidir. Hareketin erken döneminde kullanılan Ankoku Butoh — “karanlığın dansı” — adlandırması, geleneksel dansın bedeni güzellik, uyum ve teknik yeterlilik üzerinden kuran anlayışlarına karşı; karanlık, grotesk, kırılgan ve dönüşebilir beden hâllerini araştıran radikal bir alan açtı. Bu alan boşlukta doğmadı: savaşın ve atom bombasının açtığı yıkım, Butoh’nun bedenle kurduğu ilişkinin tarihsel zeminlerinden birini oluşturur.

Butoh’yu yalnızca yavaş hareket eden, beyaz yüzlü ve deforme bedenlerden oluşan bir estetik olarak görmek eksik kalır. Asıl mesele; bedenin temsil edici, sabit bir araç olmaktan çıkıp dönüşümün gerçekleştiği bir yüzeye dönüşmesidir. Dansçı yalnızca bir ölüyü, hastayı ya da hayvanı canlandırmaz; bedenin kendisi başka bir hâle geçmeye başlar. Hareket, bir karakteri oynamaktan çok bedenin kimliğini, sınırlarını ve alışılmış biçimini çözmeye yönelir. Canlı ile ölü, insan ile hayvan, beden ile doğa, hareket ile hareketsizlik arasındaki sınırlar belirsizleşir.

“Pastoral Deforme Hortlak Arzu Çatallanma”da beden de hiçbir zaman sabit kalmaz. Deforme olur, parçalanır, çamurla kaplanır, köklenir, sarılır, kesilir, yeniden biçimlenir. “labirentin odalarına sıkış tıkış kapatılan deforme insanlar” ile açılan bedenler dünyası, “korkuluk etrafında Butoh dansıyla kıpırdanır mecalsiz kadınlar” dizesinde hareket kazanır. Butoh burada sonradan eklenmiş dışsal bir gönderme değildir; şiirin başından beri kurduğu deforme beden → çözülme → dönüşüm hattının görünür hâle geldiği eşiktir.

Bu nedenle Butoh göndermesi şiirdeki deformasyon estetiğini yalnızca görsel olarak desteklemez; onun ne tür bir varoluş hâli olduğunu da düşündürür. Şiirde deformasyon bir son biçim değil, bir süreçtir. “yeniden biçimlendirme; deformasyon”, “kostüm metamorfoz” ve “kendini yeniden oluşturma bilineni gömme” ifadeleri bu sürecin kavramsal karşılıklarına dönüşür: beden önce bozulur, çözülür; ama çözülme bir son değil, bir eşiktir. Eski biçimin ortadan kalkması, başka bir biçimin ortaya çıkabileceği alanı açar.

Şiirin sonlarına doğru gelen mevsim döngüsü bu dönüşümü bedenden doğaya taşır:

“sarı yaprakların çengelle tutturulduğu / sonbahar”

“yapraksız ağaçta sarkan yağmur damlaları / kış”

“savruk taze rüzgâr … gelincik / ilkbahar”

Sonbahar, kış ve ilkbahar, şiirdeki çözülme ve yeniden oluşma hareketini başka bir düzleme taşır. Butoh’nun dönüşebilir bedeniyle şiirin mevsimsel hareketi aynı poetik eksende buluşur: biçim değişir, fakat değişim bir son değil, başka bir oluş hâline geçiştir.

Bedenin artık yalnızca kendisi olarak kalmadığı, ama henüz başka bir şeye de tam olarak dönüşmediği o ara hâl — şiirin asıl hareketi burada başlar.

Lucio Fontana tuvalin üzerine bir görüntü eklemek yerine onun yüzeyini keser. Resim yalnızca üzerinde bir dünyanın temsil edildiği iki boyutlu bir yüzey olmaktan çıkar; kesikle birlikte kendi sınırını aşan gerçek bir uzama açılan bir nesneye dönüşür.

Fontana’nın Tagli serisinde mesele yıkım değil, aşmadır. Tuvali öldürmez; tuvalin ötesini açar. Kesiğin önemi yüzeyi yararak başka bir uzama açmasındadır. Resmin maddesinde gerçekleşen bu olay, izleyiciyi artık yalnızca resmedilmiş bir dünyaya değil, resmin açtığı boşluğa bakmaya yöneltir.

Bu boşluk basitçe yokluk değildir. Kesilmiş yüzeyin kıvrılan kenarları ve arkasındaki karanlık, boşluğu algılanabilir bir şeye dönüştürür. Görünmeyen, yüzeyde açılan gerçek bir aralık aracılığıyla görünürlük kazanır.

Şiirde de bu hareket başka bir biçimde karşılık bulur. Dil her zaman bir şeyi temsil etmek zorunda değildir; bazen anlamın yüzeyini keserek başka ilişkilere açılan bir yarık oluşturabilir. Sözcükler arasındaki aralıktan henüz adlandırılmamış başka bir şey sızabilir.

“Yanağımda Fontana kesiği” dizesi bu nedenle yalnızca bir sanat tarihi göndermesi değildir. Fontana’nın tuvale yaptığı müdahale, bedene taşınır ve bu dönüşüm, kesiği salt bir yara metaforuna indirgemez. Dizenin devamında “kilit altında tutulmuş bedenim / gövdemden yükselen kökler damar damar” ifadeleriyle beden artık kapalı bir organizma değildir: kendi sınırlarından taşan, içinden kökler yükselen, yüzeyi yarılarak başka bir oluşa açılan bir mekâna dönüşür.

Fontana tuvali keserek resmi yok etmedi; yüzeyin ötesine geçmek için onu açtı. “Yanağımda Fontana kesiği” dizesinde ise bu hareket bedene dönüşür: kesi, bir yaranın görüntüsünden çok bedenin sınırını değiştiren bir olay hâline gelir.

Yalnızca yaralamaz, açar.